autoscout24 partnersuche partnersuche steyr wo am besten als single urlaub machen anspruchsvolle partnervermittlung partnersuche oo kostenlos manner aus jamaika kennenlernen

Bekâ Şuuru

Var olmak, hem kendisinin hem de başka varlıkların farkındalığıyla; varlık üzerinde tasarruf edebilme iradesi ve bilinci, bu bilinci gelecek çağa miras bırakma “bekâ şuuru” dur. Dünya, bir yandan teknolojik ve bilimsel gelişmeleri alkışlarken, diğer yandan hayatı kabusa çeviren ekonomik, askeri, siyasi, sağlık, ekolojik, sosyal sorunlar ve bu sorunların neden olduğu sayısız problemlerle doğrudan ya da dolaylı olarak karşı karşıyadır.

Görünenden daha da derinlerde olan bir problem; küresel egemen güçlerin, sorunları çözmek için kullandıkları yöntemleri. Toplumları varlık bilincinden uzaklaştırıp kendilerine itaatkâr bir köle haline gelmelerini amaçlıyor olmaları.
Bütün dünyayı kendilerine bağımlı olacak ilkeler çerçevesinde inşa etmek isteyen güçler, bütün kaynakları da kendi varlıklarını güçlendirecek, insanları da bunu gerçekleştirmenin piyonu yapacak bir sistem kurgulamanın peşindeler.

Yüzyıllardır buna engel olacağını düşündükleri her şeyi yok edip, acı tarafı diğerlerine, haz tarafını kendilerine pay ettikleri “hedonist” bir medeniyet kurma çabasındalar.
Varlık kavgasını her ne olursa olsun kazanmak isteyenlerin inşa ettiği “medeniyeti” kendisine itaat edenlerle etmeyenlerin taraf olduğu yapay ayrılıklar yaratıp, dünya devletlerinin kontrollerinde kalmasını, mümkün olmuyorsa da imhasını hedefliyor.
Bu tasarı, biyolojik ihtiyaçlardan başlayarak, kendini gerçekleştirmek isteyen bireyi bir savaşta; “her şeye sahip olma dürtüsünün” tatmininde buluşturmaktadır. Çünkü insan, bu bakış için, kendileri için üreten ve kendileri için tüketen, satışa sunulmuş bir araç.

Hedonist akıl “var olmak” için dokunduğu her şeyin kendine yönelmesini, “secdesini” emrediyor. İkram ettiği her şeyin bedeli ise mihnet ve minnetle, koşulsuz itaat. Beşeri sistemin çarklarının kendi dileğine uygun, dilediği yönde ve hızda dönmesini tasarlıyor. Buna ulaşmak için önüne çıkan engelleri aşmak konusunda da merhametsiz. Kendine hayran ve itaatkar bakmayacak hiçbir göze ışık olmamak, bu gözleri kör etmek aklın anayasası.
Şu ifadeler tam da bu yaklaşımı özetliyor: “Kendi dileğini âlemin dileği yapmaya çalışmak…
Bugün, dünyanın hemen her yerinde vicdanların gözleri önünde insan, ve insanlık bencilce, piramidin üst basamağında daha mutlu yaşamak için yükselmeye çalışan “medeniyetinin sahiplerinin ayakları altında çiğnenmektedir.

Elbette “var olmak” isteyen birey, mutlu ve güven içinde hayatını sürdürmek, duygusal ve bedensel ihtiyaçlarını karşılamak için bir “yol” bulmalı, toplum bu “yolu” takip edecek şekilde tasarlanmalıdır. Ama nasıl?

Dünya milletleri “var olmak” bilinci üzerinden iradelerini kimlere teslim ettiklerini, bekâ şuurlarına konan ablukayı, olanı biteni yeniden sorgulamak durumundadırlar:
Benim ve toplumun iradesi kimler tarafından kontrol edilmekte ve yönlendirilmektedir?
Küresel güçler, bu kontrolü hangi araçları kullanarak yapmaktadır?

Gerçekten de dünya 5’ten küçükse, beş büyük devletin dışında kalan diğer devletlerin ve milletlerin varlığı, özgür iradesi, bağımsızlığı, devlet olarak bir değeri ve anlamı var mıdır?
Eğer dünya 5’ten büyükse, bu 5’in dışındaki devletler bu sıralamanın neresindedir?

Dünyaya hükmetmeye çalışanlar, varlık âlemini nasıl kullanmakta ve bu süreçte insanı nereye koymaktadır?

Evrensel olduğu söylenen, demokrasi, hürriyet, özgürlük, adalet gibi kavramlar doğuda ve batıda aynı anlamda mı taşıyor?
İnsan, insan olanlar ve insanlara hizmet etmesi gereken diğer varlıklar olarak mı kabul ediliyor?

Türkiye Nerede?
Tarihi varlığı ve misyonuyla, “haz medeniyetinin”, insanlığı maddenin ağırlığında çürütme hırsının aksine, dünyayı insanlığın ayakları altına yaşanır ve anlamlı kılmak isteyen, “durdurulmuş medeniyetin” varisi, Türk-İslam medeniyet mefkuresinin jeopolitik muhafızı, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın.” düsturu ile yaşamış bir medeniyetin yeni filizi Türkiye, “var olma” bilincinin ve “bekâ” şuurunun farkındalığıyla mücadele halindedir. Bu nedenle de tarih boyunca varlık kavgasında, dost için sığınak, düşman için yıkıma uğratılması gereken bir hedef olmuştur.

Haçlı İstilâlarıyla başlayan ve nihayet Kurtuluş Savaşıyla sonuçlanan işgalleri, mescid-i dırar münafıklığının ve mankurt aklın çağdaş versiyonu 15 Temmuz İhanet terörü, uzak yakın gönül coğrafyasında körüklenen yangınlar bu yıkım hezeyanının en yakın örneği.
Türkiye, haz medeniyetinin karşısında, “devlet-i millet, ebed müddet” bekâ şuuruyla bin yıldır, dimdik durmaktadır.

Türkiye’nin bekâ sevdası, tarih boyunca, hiçbir devletin ve milletin zenginliklerine sahip olmak, ideolojik, felsefi dini inançlarını yok etmek olmamıştır. Onun tek mücadelesi “haz medeniyetinin” saldırı, tehdit, hile, desise ve kurnaz oyunlarına karşı “varlık bilincinin” ve “bekâ şuuruyla” gösterdiği “ebed müddet devlet, millet refleksidir.
Bu refleks sosyolojik sınıflamayla basitten karmaşığa, bireyin ve toplumun zorunlu gereksinimlerinden doğan, “Aile, Eğitim, Din, Ekonomi, Siyaset, Adalet ve Sanat vb.” bir toplumun oluşmasındaki ön gereklilik olan toplumsal kurumlar üzerinde daha bir önem kazanır.

Bu kurumlar bir yandan kendini, diğer yandan etkileşimde olduğu diğer kurumları yönetir, yönlendirir ve biçimlendirir. Her biri temsil ettiği toplumun kültürel kodlarını da taşır. Bir toplum, bu kurumların fikri derinliği kadar bağımsızdır.
Çünkü bu kurumları yaşatan fikir, doğrudan bireyi ve toplumun şahsiyet kazanmasında, sürecin hem faili, hem de mef’ulüdür ve bütün milletler için vazgeçilmezdir.
Bu önemden dolayıdır ki bu kurumlara doğrudan ya da dolaylı bir saldırı varsa, öncelikle o kurumun, ardında devletin ve milletin bekâ sorunu var demektir.

Hepimiz öğrendik ki “en tehlikeli yanlış, doğruya en yakın olan yanlıştır”. Bu cümle, devlete karşı girişilen açık saldırıdan çok daha büyük bir tehlikenin ve bu tehlikenin faillerinin milleti yıkmak için hangi kapıları kullanmaya çalışacaklarının da işaretidir.
Buna göre küresel egemen gücün amacı her kurumu, dışı aslına benzeyen ama içi yabancılaştırılmış, gerçek hayattan koparılmış, sonuç alınamayan oyalamalarla meşgul edip, güçten düşmesini sağlayıp, aslından da şüphe eder hale getirecek kapıları ardına kadar açık tutmak. Bu, kapıların en aşındırılmışı ve alışılmışı.

Bu kapılardan en değerli olanı ve en hassası, toplumun yapı taşı olan ailedir. Topluma bent olacak her bir fert, ilk terbiyesini burada alır. En temel değer yargıları, dininin amentüsü, vatan, devlet, millet, bayrak sevgisi ve sadakati bu ocakta ilk demini alır ve beşiğinde kulaklarına fısıldanır.

Burası beşikten başlayan ve mezara kadar yaşanacak ilmin, edebin, terbiyenin, sadakatin, adaletin, hak ve hukuk nizamının, insana saygının, sevginin, aşkın, sabrın, kanaatin, paylaşmanın, cefanın, bağlılığın, merhametin, bağışlamanın, kahramanlığın ilk tohumlarının atıldığı toprağıdır.

Toprağın bozulması toplumun çürümesi anlamına gelir ki işte o zaman sorun sadece ailenin varlık sorunu olarak kalmaz. Milletin ve devletin bekâ sorununa dönüşür.
Çekirdek bozulduğunda ise açan çiçekler, artık millet için zakkumdur.

Geleneksel aile, modernizasyon sürecinin sonunda temel görevlerini, anne ve babanın ekonomik hayata tam zamanlı katılımı sonunda kaçınılmaz olarak birey üzerindeki hakim etkisini yitirmiş, bu görevini günümüz eğitim kurumlarına devretmiştir. Kentleşme sürecinin bir sonucu olarak şehrin yeni sakinleri, aileler, kültürel kodların informel yollarla öğretildiği mahallenin yaşayan mektebinden uzaklaşmış, sosyal kontrol mekanizmaları özellikle büyüyen şehirlerde ağır aksak işlemeye başlamıştır.

Bu boşluğun doldurulma ihtiyacının doğmasıyla; eğitim kurumları, bireyin sosyalleşme ve aklın olgunlaşması sürecinde önemli bir yer kazanmıştır. Aynı zamanda teknolojinin hızlı ve makro düzeyde yaygınlaşmasıyla, toplum geleneksel yapısından aynı hızda uzaklaşma eğilimine girmiş, küresel etkiye açık hale gelmiştir. Toplumun davranış kalıplarının değişiminde önemli bir etkiye sahip olan yazılı ve görsel medya, sosyal medya, etkili bir nüfuz ajanı olarak görev yapmakta ve bunlar üzerinde kontrolün sağlanması da neredeyse imkansız görünmektedir.

Devletlerin yönetim biçiminde meydana gelen değişim sonrasında siyasetin kurumsal aklının, özelde milli ve yerli, genelde ise evrensel hakkaniyet düşünüşünün fikri ilkelerine sahip olup olmadığı da önem kazanmıştı çünkü toplumun, egemen güçlerin tezgahında “haz medeniyetinin” pazarına malzeme yapılıp yapılmadığının anlaşılması, devlet aklını yönetme makamında olanların “milli ve yerli” refleksi ve kararlı duruşuyla mümkün olacaktır. Bu imkanla toplumun yetki ve kararını temsilen devrettiği siyaset kurumu, küresel egemen güçlerin dileklerinin, toplumun dileğine dönüştürme çabasının önüne set olabilecek tek kurumdur.

Hukuk anlayışı ve adalet kurumu bir toplumun varlığının, huzur ve barışının, savrulmadan insanca yaşamasının teminatıdır. Adalet terazisinin varlığı bireyde ve toplumda öncelikle güven ve hakkaniyet hissinin varlığını koruyacaktır. Topluma, varlık bilincinin ve beka şuurunun yaşamasının gereği ve anlamlılığının, bir değer olduğu şuurunu kazanmasını sağlayacaktır.

Ekonomi kurumu, her dönem “kazanma ve kar” üzerinde temellendiğinden, tüm sürecin finansını yönetir. “Parayı verenin düdüğü çaldığı” bir süreçte eğer doğru notalar, doğru ellerden verilmemiş ise kimin hangi notaya nefes vereceği ve hangi şefin senfonisinde kimin bestesine eşlik edeceği de tartışmalıdır.

Egemen güçler, E.Hoffer’ın ifadesiyle, “inanç değiştirmeye hazır” bireyler üzerinden Yine Hoffer’in sınıflandırdığı bireyleri kontrol etmeye ve istedikleri şartları oluşturmaya çalışmaktadır. Bunlar “Yoksullar, topluma uyamayanlar, başıboşlar, azınlıklar, gençler, muhterisler, bir ayıp veya sabit fikrin pençesine düşmüş olanlar, aciz olanlar, aşırı benciller, amaç yoksunluğundan ötürü bunalım içinde olanlar, suçlular”.

Burada son söz olarak, Sosyolog H.E.Bodur’un şu tespiti önemlidir: “Toplum dualist aklın tuzağına düşmemelidir. Her toplum kendi öznel değerleri, kendi kodları ile varlık bilincini korumak ve geliştirmek zorundadır. İkircikli bir değer algısı bireyleri ve toplumu, çift yönlü baskı altına alıp, farklı düzlemlere çekiştirip kimlik parçalanmasına neden olabilir. Bunun sonucunda “varlık bilinci savrulacaktır.”

Toplumsal kurumlar arasında anlam ve değer algısında bütünlük sağlanmadan hiçbir toplumun varlık bilincini bağımsız ve hür bir şuurla koruması mümkün olamayacağının tespiti olan bu ifadelerden anlam bütünlüğünün kurumlar arasında sağlanmasını, yukarıda dile getirilen bütün kurumların bir bütün olarak ele alınmasını, aralarındaki sistem etkileşiminin analizini ve sürdürülebilir milli ve yerli düşünce ile mayalanmış bir sistemin kurgulanmasının zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Hem birey, hem toplum, her zaman, her an, varlık bilincini bekâ şuurunu kontrol etmek ve onu korumak için kişisel ve mesleki alanında daha etkin ve daha yetkin bir özgüvenle yaşamaya çaba göstermelidir…

“Varlık bilinci” bir toprak olsa, onda yetişecek olan çiçeğin “bekâ” şuurunun can suyu “birlik, beraberlik ve kardeşlik” olurdu. Bu çiçeğinin renkleri de “Saygı, hoşgörü, hakkaniyet, adalet, vakar, çalışkanlık, üretkenlik, kanaat, vatana ve bayrağa sadakat olurdu.”
Çünkü bu renkler, “insan” olarak var olabilme şuurunun rengidir.

_______________
Yerli Düşünce Dergisi 52. SayıBeni bağışla

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir